Akşamdı. Oturmuş ağlıyordu bir kaldırımda. Usulca oturdum yanına. Çevirdi başını, baktı. Çok acıyor dedi bir bakışta. Sonra bir sigara yaktı. Derin bir nefes çekti. Kalp organına saplananı daha derine bastırmak ister gibi. Bir kez daha baktı. Bakıştık. Susarak sordum : Neden böyle acıyor biliyor musun? Bilmiyorum dedi. Devam ettim : Çünkü seviyorsun. Onun seni sevmediği kadar. Akıveren bir damla ile doğru dedi. Dedim kalk, soğukta daha az acır. Üşürken… Doğrulduk ağır ağır. Sarıldı iyice kendine. Yürüdük yavaş yavaş. Eski bir apartmanın önüne geldik. Cihangir’di… Dördüncü katta oturuyordu. Merdivenleri yine olanca yavaşlığıyla çıktı. Salondaki kırmızı kanepeye uzandı. Büzüldü… Üzerini örttüm bir battaniye ile. Dolapta bir bira buldum. Yanına bir de sigara yaktım. Zira bu yalnızlığı hak etmiyordu arpanın suyu… Kutu boşaldı, sigara son nefesini verdi iki dudağımın arasında. Kalktım minderi çökmüş tek kişilik koltuktan. En baştan bu yanaki suskunlukla usulca çektim kapıyı. Şehrin yağmurlu sokaklarında kayboldu gölgem. Kaldığım izbe otele döndüm. Bir sigarayı daha öldürdüm. Uyudum. Halen merak etmekteyim. Ne yapmakta acıyan kadın…

Düş Günlükleri; o en mutlu / mutsuz anlarımızda sığındığımız limanda yazılan bir günlüğün özeti gibi… Kimi iki satır, kimi yazmaya doyulamayan… Kiminde ne desen yetmez hiçbir kelime, kiminde tek sözcük ağız dolusu anlatır her şeyi… 

Işık ve sevgiyle…